Ana Sayfa arrow Belgeler arrow EMEKÇİLER KAYBETTİ-EKONOMİK ANALİZ

 
 
Ana Sayfa
ÜYE OLUN
Genel Merkez
Şubeler
İletişim
Açıklamalar
Duyurular
TGS'den Haberler
Belgeler
Formlar
ATV - SABAH GREVİ
AB PROJESİ (2009-10)
Dayanışma Grubu
Tarihçe
Sıkça Sorulan Sorular
Web Bağlantıları

 
 
 
 

TÜRKİYE'DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
PROGRAMI

DESTEKLEYEN

ORTAK KURULUŞ


 
 
 
 

BASIN gazetesi
(Nisan 2009)

BASIN Gazetesi
(Mart 2009)

 
 
 
 

Siteyi Yer İmlerime ekle
Açılış Sayfam yap
Ziyaretçi: 1286417
Sitede 30 misafir çevrim içi

 
 
 
 
Yazdır E-Posta

EMEKÇİLER KAYBETTİ
(4 YIL 9 AYIN EKONOMİK ANALİZİ)
(10 Temmuz 2007)

     Siyasi iktidarların aldıkları her karara ilişkin söz hakkının en başta emekçilerde olduğuna inanıyoruz. Ne yazık ki, emekçiler iktidarlarca karar mekanizmasının dışında tutulmakta, sadece seçim dönemlerinde oy deposu olarak hatırlanmaktadır.
     Özellikle ekonomi yönetiminde emekçilerin ve onların örgütlerinin hep göz ardı edilmesi, taleplerinin ve önerilerinin dikkate alınmaması, halkın sıkıntılarının katlanmasına yol açmakta, uygulanan ekonomi politikalar “mutlu azınlığın” çıkarlarına hizmet etmektedir.
     Ne devlet kurumlarının ne işveren oluşumlarının ne de emperyalist devletlerin güdümündeki uluslararası organların açıkladıkları rakamlar, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçilerin karnını doyurmaktadır. Göstermelik rakamlar, emekçilerin çağdaş yaşamın olanaklarından mahrum kalmalarını gizleyememektedir.
     İşte bu nedenle, basın meslek kuruluşu olmanın yanı sıra bir emekçi örgütü olan Türkiye Gazeteciler Sendikası, seçim öncesine rastlayan 55. kuruluş yıldönümünde, geçen 4 yıl 9 ayın gerçeklerini göz önüne sermek için bu kısa ancak çok şey anlatan “ekonomik analizi” kamuoyunun değerlendirmesine sunmaktadır.
     Bu değerlendirme, emekçilerin “adaletsizliğe muhalefetinin” bir gereğidir.
    
     RESMÎ VERİLER NE DİYOR?

     Devletin resmî verilerine göre, son 4 yıl 9 ayın ekonomik tahlilleri, başarıyı göstermiyor. Ekonominin bugün itibariyle özeti işsizlik ve borçtan ibaret... Madalyonun önü de arkası da ak değil.
     Bu dönemde ne kalkınma yaratılabildi ne de halka adil davranılabildi. Türk halkı, adaletsiz bir gelir dağılımı, dışa çok daha bağımlı ve dengesiz bir ekonomide yaşamaya devam etti.
     Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından hazırlanan 2007 Yıllık Programı, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Hazine Müsteşarlığı verileri -iyi okunursa- bu dönemin işsizlik ve borçtan ibaret olduğunu; övünülecek tek icraatın, özelleştirme adı altında, Cumhuriyet tarihi boyunca yokluklar içinde yaratılan ülkenin stratejik kurumlarının (bankalar, Türk Telekom ve diğerleri)  yabancılara satılmasından ibaret olduğunu ortaya koyuyor.

     KAMU BRÜT BORCU 86,9, DIŞ BORÇ 83,3 MİLYAR ABD DOLARI ARTTI

     2002 sonu ile 2007 Nisan döneminde kamunun brüt borç stoku 86,9 milyar ABD Doları arttı. (Nisan 2007 sonu itibarıyla, bu tarih için açıklanan 352,1 milyar YTL'lik brüt borç stoku, o tarihteki Merkez Bankası döviz satış kuruna bölünmek suretiyle ABD Dolarına çevrilmiş ve artış miktarı bulunmuştur).
     Dış borç stoku ise 2002 sonundan 2007 yılı Mart ayına kadar 83,3 milyar ABD Doları arttı.
     Kamu borç stokunun bu denli arttığı bir dönemde, 5 yılda 15 bin kilometre duble yol yapma vaadinin üçte biri yerine getirilebildi. Ancak bu duble yolların kalitesinin tartışmalı olduğu da açıktır.

     MİLLİ GELİRDEKİ ARTIŞIN 128,1 MİLYAR DOLARI
     YTL'NİN DEĞERLENMESİNDEN KAYNAKLANDI

     57. Hükümet dönemi sona erdiğinde gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH) 184,5 milyar ABD Doları, kişi başına yurt içi geliri ise 2.662 ABD Doları idi.
     Bu rakamlar çok yüksek olmamakla birlikte ekonominin dış ticaret açığı 15,5 milyar ABD Doları, cari açığı 1,5 milyar ABD Dolarıydı.
    
Yine önceki dönem ekonomisinin 170,6 milyar ABD Doları kamu brüt, 143,3 milyar ABD Doları kamu net borç stoku, 130,1 milyar ABD Doları dış borç stoku bulunuyordu. Bu rakamlar da bugüne kıyasla çok yüksek değildi.
     2007 Yılı Programına göre, bu yılın sonunda GSYH’nin 410,7 milyar ABD Dolarına, kişi başına GSYH’nin 5.559 ABD Dolarına çıkacağı tahmin ediliyor. Ama bunun 128,1 milyar ABD Dolarlık bölümü, YTL’nin değerlenmesinden kaynaklanacak.
     Yani aslında 1998 fiyatlarıyla GSYH 410,7 milyar değil 282,6 milyar ABD Doları, kişi başına gelir de 5.559 ABD Doları değil, 3.825 ABD Doları olacak.
     Peki 2002-2007 döneminde kişi başına yurtiçi gelir ne kadar artacak? Reel olarak %29,22. Bu, elbette kötü bir rakam değil ama bunun ortalama gelir artışı olduğunu da unutmamak gerek. Bazı kesimlerin geliri belki de %100 veya daha fazla oranda artmış olabilir ama işçinin, memurun, emeklinin ve köylünün geliri artmak bir yana yerinde saydığı bir gerçek.
     Bilindiği gibi 2001 krizinden bu yana memur ve emeklilerin maaşlarına hedef enflasyon oranında zam yapılıyor. Gerçekleşen enflasyon hedeflenen enflasyonun üzerinde olursa, enflasyon farkı da maaşlara yansıtılıyor. Bunun dışında sadece memurlara 80 YTL gibi komik bir ek artış yapıldı. Bu rakam emekliye verilmedi.
     Uluslararası Para Fonu (IMF) ile uygulanan program gereğince maaşlar enflasyona karşı korunuyor ama reel olarak da artmıyor. Resmi enflasyon rakamlarının gerçeği ne kadar yansıttığı da tartışmalıdır. Çünkü, enflasyon rakamları özellikle dar gelirlilerin ağırlıklı olarak kullandığı ürünlerdeki artışı yansıtmaktan hayli uzak.
     Enflasyondaki düşüşün esas nedeni dünyada ürün fiyatlarının Çin, Hindistan gibi ülkelerin devreye girmesiyle ucuzlamasıdır. Esasen, temel gıda maddelerinde bir enflasyon düşüşü olmamış, dayanıklı tüketim mallarındaki fiyat düşüşü enflasyonu geri çekmiştir. Yani “geliri ikiye katladık” gibi ifadeler hiç de gerçeği yansıtmıyor. Çünkü işçinin, memurun, emeklinin ve köylünün reel geliri yerinde saymış ama buna karşın alım gücü gerilemiştir.
     Gelir dağılımındaki adaletsizliği bir kenara bırakıp, ortalama milli gelir açısından baksak bile dolar cinsinden milli gelir hesabı yapmak büyük hataları da beraberinde getiriyor.
     YTL, dolara karşı %25 değer kazansa, dolar cinsinden milli gelir yüzde 25 artacak ama aslında YTL olarak cebimize giren para değişmeyecek. Bunu, ekonominin başarı hanesine yazmak büyük bir hata olur.
     Kamunun brüt borç stoku 2002 sonu-2007 Nisan döneminde 170 milyar 646 milyon ABD Dolarından 257 milyar 515 milyon ABD Dolarına (Nisan 2007 sonu itibarıyla, bu tarih için açıklanan 352,1 milyar YTL'lik brüt borç stoku, o tarihteki Merkez Bankası döviz satış kuruna bölünmek suretiyle ABD Dolarına çevrilmiş ve rakam bulunmuştur); kamunun net borç stoku ise 2002 sonu-2007 Mart döneminde 143 milyar 342 milyon ABD Dolarından 189,4 milyar ABD Dolarının üzerine çıkmıştır.
     2002 sonu-2007 Mart döneminde kamunun dış borç stoku 85,6 milyar ABD Dolarından 87 milyar ABD Dolarına çıkmış ve fazla artmamıştır ama özel sektör dış borçları bu dönemde 81,9 milyar ABD Doları artarak, 44,5 milyar ABD Dolarından 126,4 milyar ABD Dolarına yükselmiştir. Bunun büyük bir risk olduğunu söylemeye bile gerek yok.
     Borçlarını çeviremeyen, döviz açıklarını kapatamayan özel sektöre ne olduğunu görmek için Asya ve Latin Amerika krizlerini incelemek yeter de artar bile. Sonuçta  dev işletmeler, sudan ucuza bir fiyatla batılı şirketlerin eline geçmiştir. Son zamanlarda Türk işletmelerin kapış kapış gitmesi de hayra alâmet değildir. Daha sonraki dönemlerde bu işletmelerin çok ucuza satılmış oldukları görülecektir.
    
Yabancılar Türkiye'nin geleceğine yatırım yaparken, Türk işadamları ve Türkiye’yi yönetenler -günü kurtarma saikiyle- işletmeleri bugünün ederiyle elden çıkarıyorlar. Şu anda 3-4 milyar ABD Dolarına satılan orta boy, hatta küçük sayılabilecek bir bankanın bundan 10 yıl sonra 8-10 milyar ABD Doları ettiğini görürsek şaşırmamak gerekir çünkü gidişat o yöndedir. PETKİM’in satış süreci bunun son örneklerinden biridir. PETKİM’e en yüksek fiyatı veren grubun, 4-5 yıl içerisinde çok büyük bir kâr beklentisi içinde olduğu daha şimdiden açıklanmaktadır.
     Sonuç olarak, özel sektördeki büyük borç artışıyla toplam dış borç stoku 2002 sonu-2007 Mart döneminde 130,1 milyar ABD Dolarından 213,4 milyar ABD Dolarına çıkmıştır. Bu gerçek karşısında, “Borç büyüklüğü önemli değildir. Önemli olan borcun milli gelire (tabii YTL'nin değerlenmesiyle artan milli gelire) oranıdır” ifadelerinin hiçbir anlamı yoktur.
     YTL ne kadar değerlenirse ABD Doları cinsinden milli gelir o kadar artacak ama buna karşın döviz cinsinden borçların miktarı değişmeyeceği için toplam borçların milli gelire oranı düşecektir. Bu çok açıktır.
     Bu durumda, son 4 yıl 9 aylık dönemde, borçların milli gelire oranının brüt olarak % 92,5'ten %59,3'e, net olarak ise %77,7'den %43,4'e indirildiği söylemi bir başarının ifadesi olmasa gerektir.

     GERÇEK İŞSİZ SAYISI 5,6 MİLYON, İŞSİZLİK ORANI %20

     İşsizlik, Türkiye’nin en büyük sorunlarından biridir. Bu yeni bir sorun değil ama son dönemde işsizlik sorunu hiçbir şekilde de hafiflemedi. Tam tersine ağırlaşarak arttı.
     Verilere göre, 2002-2007 Mart döneminde Türkiye nüfusu 4,6 milyon çoğaldı. Fakat nasıl olduysa resmi rakamlarda işgücü sayısı (çalışanların ve işsizlerin toplamı) sadece 741 bin arttı ve 23 milyon 818 binden 24 milyon 559 bine çıktı.
     Artık ailede eli iş tutan her kişinin çalışmasını gerektirecek kadar büyük ekonomik sıkıntılara rağmen, 15 yaşın üzerinde çalışma çağındaki 52 milyon 284 bin kişinin sadece 24 milyon 559 bini işgücünü oluşturuyor, yani çalışıyor veya iş arıyor.
     İşgücünün çalışma çağındaki nüfusa oranı, 2007 Mart ayında, 2002 yılına göre 2,6 puan düşerek %47'ye indi. İşgücüne katılma oranının, yani işgücünün çalışma çağındaki nüfusa oranının 2002-2007 Mart döneminde %49,6’dan %47’ye düşmesinin nedeni belli değildir.
     Devlet kurumlarınca, sadece resmî olarak iş arayanlar ile çalışanların işgücünü oluşturduğu kabul edilse bile, resmî olarak açıklanan işsiz sayısı yerinde saymadı tam tersine arttı.
     Resmî verilere göre Türkiye’de işsiz sayısı 2002-2007 Mart döneminde 98 bin kişi arttı ve 2 milyon 562 bine çıktı. Fakat artık iş bulma ümidi olmadığı için iş aramayıp ama iş bulursa çalışmaya hazır, yani aslında resmen işsiz 2 milyon 318 bin kişi ile yılın 3-4 ayı çalışan, diğer aylarında işsiz gezen 720 bin mevsimlik çalışanı da işsiz saymamız gerekir. Bu durumda işsiz sayısı 5,6 milyona çıkar. Böyle olunca, işgücü 27 milyon 597 bine, işsizlik oranı da %20,29'a fırlar. Yani aslında nüfusun 5'te 1'i işsiz.
     Elbette Türkiye'nin en büyük kaybı da genç, üretken nüfustaki işsizliktir. Genç kesimdeki işsizlik oranı daha vahimdir ve gittikçe de kötüleşmektedir. Öyle ki 2002 yılında genç nüfusta resmi işsizlik oranı %19,2 iken, bu rakam 2007 Mart ayında %19,5'e çıkmıştır. Yani çalışmak isteyen gençlerin de beşte biri işsizdir. Eğitimli kesimdeki işsizlik daha da yüksek oranlardadır.

     3,5 KATINA ÇIKAN DIŞ TİCARET AÇIĞI

     En çok övünülen konuların başında gelen ihracatın, 2007 Yıllık Programına göre, yıl sonunda 95 milyar ABD Dolarına yükselmesi beklenmektedir. İhracat 2002 yılı sonunda 36,1 milyar ABD Dolarıydı. 2002 sonunda 51,6 milyar ABD Doları olan ithalatın ise 2007 yılı sonunda 149,7 milyar ABD Dolarına yükseleceği tahmin edilmektedir.
    
Buna göre, ihracat son 5 yılda 58,9 milyar ABD Doları artmış olacaktır ama unutulmamalıdır ki aynı dönemde ithalat da 98,1 milyar ABD Doları yükselecektir. İhraç edilenden çok daha fazlası ithal edilince, ticaret açığı da 5 yılda 3,5 katına (15,5 milyar ABD Dolarından 54,7 milyar ABD Dolarına) ulaşmaktadır.
     Tarihi boyunca Türkiye’yi sürekli olarak krize sokan cari işlemler açığının üzerinde ise hiç durulmamaktadır. Bu sorun, “kapatıldığı sürece cari açık önemli değil, sürdürülebiliyorsa, sorun yoktur” denilerek geçiştirilmektedir.
     2002 yılında 1,5 milyar ABD Doları olan cari işlemler açığı, tahminlere göre, 2007’nin sonunda 20 kattan fazla artarak, 30,4 milyar ABD Dolarına çıkacak. Cari açık tahminlerinin genelde tutmadığı ve gerçekleşen rakamların tahminlerin hayli üzerinde olduğu da bir gerçektir. Resmî tahminleri temel alsak bile, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde bu kadar yüksek bir cari açıkla karşılaşılmamıştır.
     Öyle bir ekonomi ki, her yıl kapatılması gereken döviz açığı 30 milyar doların üzerindedir. Bu ne kadar sürdürülebilir? Bunun sürdürülebilmesi, ancak ve ancak uluslararası sermayenin ve ABD-AB’nin isteklerini yerine getirmekle mümkündür ki, bunu, Türk dış ve iç politikasında net olarak gözlemleyebiliyoruz.

     ÜCRETLİ VE KAYITLI İŞÇİ ÜZERİNDEN BÜTÇE BAŞARISI

     Övünülen bir başka konu da bütçe ve kamu finansmanıdır. Bu dönemde, genel devlet gelirlerinin GSYH'ye oranı %39,1, genel devlet harcamalarının GSYH'ye oranı ise %52,7 idi. 2001 büyük krizinin ardından toparlanmaya çalışan bir ekonomi olarak büyük bir kamu açığı vardı. Bu açığın oranı GSYH'nin %13,6'sı (25 milyar ABD Dolarının üzerinde) kadardı. En son 2006 yılında bütçe açığı 4 milyar YTL'nin altına çekildi. Bütçede aylık rakamlardan daha önemlisi yıl sonu gerçekleşmeleridir. Gidişat 2007 yıl sonu açık miktarının 2006 rakamın oldukça üzerine çıkacağı yönündedir.
     Zaten seçim yılı olması sebebiyle çok daha iyi bir bütçe performansı göstermesi beklenmeyen 2007'yi bir tarafa bırakıp, 2006 sonucunun nasıl sağlandığına bakmak gerekir. Kayıt dışı ekonomi önlenerek mi devlet gelirlerinde artış sağlandığı sorusunun yanıtı “Hayır”dır. Yine vergi yükü, kayıtlı mükellefin ve özellikle maaşlarından doğrudan vergi alınan ücretlilerin üzerine yıkıldı.
     Yapılan araştırmalara göre, 2005 yılında gelir vergisinin %58,04’ünü ücretliler karşılamıştır. Maliye Bakanlığı verilerine göre, 7,5 -8 milyon ücretliden 2005 yılında kişi başına yıllık ortalama 1.975 YTL, 2006 yılında kişi başına yıllık ortalama 2.100 YTL gelir vergisi alınmıştır. Ücretlilerin ödediği toplam gelir vergisi 2006 yılında 16-17 milyar YTL’yi (yaklaşık 11-12 milyar ABD Doları) bulmuştur.
     İş dünyasına yönelik vergi indirimlerinin ardı arkası kesilmezken, ücretlilerin vergi yükü; vergi dilimlerinde enflasyon oranının altında yükseltme yapılarak, vergi oranları değiştirilerek, bir şekilde ücretlilerin gelirlerinin büyük bölümünün yüksek vergi oranlarına karşılık gelen dilimlere girmesi sağlanarak (15-20-25-30-35-40 oranında vergilendirilen dilimler 15-20-27-35 olarak değiştirilerek) artırıldı.
     Bir diğer adaletsizlik de Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi kişilerin gelirlerine göre artan oranlı değil de herkesi aynı oranda vergilendiren dolaylı vergilerin sürekli artırılmasından kaynaklanmaktadır.
     2003 yılında toplam vergi gelirlerinin %63,86'sı dolaylı vergilerden oluşmaktaydı. Yıllık Programa göre 2007 yılında bu oran %68,41'e çıkacaktır. Kurumlar Vergisi ve Gelir Vergisi gibi kazanca dayalı dolaysız vergilerin oranı ise aynı dönemde % 32,42'den %28,17'ye inecektir.
    
Yani toplumun bir kesimi vergi yükünün altında ezilmekte, bir kesimi ise çok düşük veya hiç vergi ödememektedir. Böyle bir mali yönetimle övünmek mümkün değildir.

     ÖZELLEŞTİRME: SAT KURTUL

     Bir diğer konu, yabancı sermaye ve özelleştirmedir. Önceki dönemlerde “siyasi istikrar olmadığı” gerekçesiyle ülkeye gelen yabancı sermayenin 1-2 milyar dolar düzeyinde kaldığı ifade edilmektedir. Buna karşılık, ülkeye giren yabancı sermaye miktarının 20 milyar doları aşması halinde hangi sıkıntıya çözüm yaratacağı sorusunun yanıtı verilememektedir. Türkiye’de yatırım yapması, yeni iş sahaları açması beklenen yabancı sermaye özellikle bankacılık, sigortacılık, perakende ticaret gibi alanlara yöneldi. Bu alanlarda da yeni yatırıma gitmedi, mevcut yerli şirketleri satın aldı. Yabancı sermaye daha çok borsaya girdi ve devlet iç borçlanma senetlerine para yatırdı.
     Bugün İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın (İMKB) neredeyse %70'i yabancıların elindedir. Bankacılıkta yabancı payı %40'ı aşmış durumdadır. Sigortacılıkta bu oran %70'lerdedir. Kıyaslamak açısından, Almanya gibi kapitalizmin beşiği bir ülkede bankacılıktaki yabancı payının %5 düzeyinde olduğunu hatırlatmakta yarar var.
     Özelleştirme konusuna gelince, devletin elindeki stratejik işletmeler Turgut Özal döneminde, 1980'lerin ikinci yarısında ilkin özelleştirme kapsamına alındı. Sonra nasıl olsa bunlar özelleştirilecek denilerek, yatırım yaptırılmadı. Teknolojide geri bırakılan bu işletmeler daha sonra yok pahasına elden çıkarıldı.
     Burada da milyar dolarlara bakılıp yanılmamak gerekiyor. Örneğin, Türk Telekom'un %55'i 6,5 milyar dolara satılınca çok sevinildi. Bu durumda şirketin tamamı yaklaşık 12 milyar dolar etti ama nüfusu bizden 14-15 milyon daha az olan Fransa'nın Telekomu'nun tamamı 55 milyar dolar. Özelleştirme, tamamen bütçe açıklarını kapatmak amacıyla sürdürülmektedir.

     SATACAK İŞLETME BİTERSE ORMANLAR NE GÜNE DURUYOR

     Yakında satacak işletme kalmayınca, uzun süredir üzerinde tartışılan orman arazilerine sıra gelecektir. 2 B olarak adlandırılan orman vasfını yitirdiği söylenen bu arazilerin satışıyla ilgili düzenlemeler yargı duvarına çarpmış durumdadır. Yabancılara gayri menkul satışı da birçok hukuki eksiklik nedeniyle yargının önündedir.
     Özetle, son dönemde, terör, dış politika, Kıbrıs, Avrupa Birliği, Kuzey Irak, Cumhurbaşkanı seçimi, asker-sivil ilişkileri gibi sorunlar bir yana ekonomik veriler başarıyı göstermemektedir.
     Siyasi iktidarlardan adalet, huzur, iş, aş istemek halkın en doğal hakkıdır. Siyasi partiler de bu hakkı yerine getirmek için çaba göstermek zorundadırlar.


TÜRKİYE
GAZETECİLER SENDİKASI
YÖNETİM KURULU

< Önceki   Sonraki >
 
 
 
 


GAZETECİLERE ÖZGÜRLÜK
KAMPANYASINI DESTEKLİYORUM
(İmza Formunu İndirin)

Gazetecilere Özgürlük
İmza Çağrısı (22 Haziran 2010)

Gazetecilere Özgürlük
G-9 Ortak Bildirisi (24 Mayıs 2010)

Avrupa Gazeteciler Federasyonu
Genel Kurul Açıklaması (18 Nisan 2010/İstanbul)

Cezaevindeki Gazeteciler (18 Ağustos 2010)
 
 
 
 
resim02.jpg
En Çok Okunan Belgeler

 
 
 
Genel Başkan : Ercan Sadık İPEKÇİ
Genel Sekreter : Muhittin DOĞAN

Basın Sarayı Kat:2
Cağaloğlu/İstanbul
Telefon:(212) 5140694 - 5140696
Faks:(212) 5114817

Grafik Tasarım : Özgür Güz